Tribünde Bir Ömür | Ramazan Ölçer

DEPLASMAN!

Arefe gününe denk gelmişti bir maç. Daha önce defalarca gittiğimiz deplasmanlardan biri olacaktı belki ama bu kırılma maçıydı. Fakat otobüs firmalarının gazabına uğrayacağımızı hiçbirimiz bilmiyorduk. Fethiye deplasmanı için hangi firmaya gitsek daha önce 2500 lira istediği deplasmana bayram dolayısıyla 4500 lira istiyordu. Bu parayı bulma şansımız yok denecek kadar azdı ve mecburen otobüs kaldıramayacaktık ama bir şekilde her zaman olduğu ŞİMŞEKLER GRUBU pankartının o deplasman tribününde olması gerekiyordu. Pankartı 2 gün önce arabayla giden arkadaşlarla her ihtimale karşı yollamıştım ama gidip o pankartın arkasında durmak gerekiyordu. Bayram olduğundan dolayı hiçbir firmada boş yer bulamıyordum artık saçma sapan yerlere bakmaya başladım sonunda Denizli’ye bilet bulmuştum (Fethiye nere Denizli nere!) Sabah 8.30’da orda oluruz diyordu firma yani maça 5 saat kalıyordu oraya kadar kendimi atarsam sonrası kolay diyerekten çıktık yola! Denizli’ye indiğimde saat sabah 8.45 civarlarındaydı Şimdi Fethiye’ye araba bulmadaydı sıra fakat ilk araç 10.30’da kalkıyordu o da saat 14.45’te Fethiye’de olacaktı yani maçın ikinci yarısına kafa burun yetişiyordum. O şekilde olmaz diyerekten her zaman ki otostop maceramıza başlıyorduk! İlk araç, bir pazarcı abinin transiti idi; yaklaşık 80 km kadar birlikte yolculuk yaptık. Yolculuk sırasında soruları peşpeşe sıralıyordu bir ara inmeyi bile düşündüm bu nasıl bir çene diyerek ama yolculuk sonunda deli olduğumu düşündüğünü açıkca dile getirmesi ona olan saygımı arttırmıştı, en azından açık sözlüydü! Sonrasında 15-20 dakikalık bir yolda yürüdüm, saati de 10.30 yapmıştım 3 saat kalmıştı maça ve yaklaşık 200-220 km yolum vardı. Sonrasında çok renkli Antalyalı bir abi durmuştu. Daha önce Antalyaspor maçlarına gitmişliği varmış, beni Antalya-Fethiye yol ayrımına kadar götürdü, buradan sonra 170 km yolun var dedi ama bıraktığı yer hiç sağlıklı değildi dağların arasında otoban üstünde enteresan bir soğukluğu olan yerdi. İndikten 5 dk sonra şiddetli bir yağmur başlamıştı yapacak çok bir şey yoktu artık saatte 11.30 olmuştu. Neden bilmiyorum anlamsız ve bilinmez şekilde boş otoban yolunda dağlara doğru yürüyordum….

10 dakika sonra hiç el kaldırmadan bir araba yaklaştı yanımda durdu, camı açan bir kızdı yanından bir adam seslendi (babasıymış)”hayırdır ne tarafa” diye sordu. Fethiye dediğimde ikisi de güldü. O an zaten canım burnumda, bilen bilir, o an ki ruh halimi “ne gülüyonuz hayırdır çok mu komik” dedim! Adam “kızma, gel bin” dedi hemen bindim. “Seni 50 km ilerde ilçenin küçük bir otogarı var, oraya bırakacağız. Oradan sonra 120 km yol var” dedi, adam mübarek karayolları müdürü gibi Adam kızını üniversiteden almış bayram için memlekete götürüyormuş, neyse beni ilçe otogarı dediği bizim belediye otobüs duraklarının biraz büyüğünde enteresan bir yere bırakmıştı ama oradan sonra ne olacağını bilmeden teşekkür edip ayrıldım… Asıl mevzu şimdi başlıyor hadi buyurun! Otogar denen yer iki katlı bir bina karşısında yarı otel yarı pansiyon garip bir yerdi. İnceden yağmur yağıyordu, içeri girdim. Fethiye arabasını sordum, 12.30’da minibüs kalktığını onun da 2 saatte orada olacağını söylediğinde dünyam başıma yıkılmıştı. Tam başardık sanırım derken yine bize hüsran dolu dakikalar başlıyordu, telefonumu şarja taktım saat 12.15’di, artık yapacak çok az şey kalmıştı. Biraz dinlenip geriye kalan 120 km yolu 1 saatte gitmenin yolunu bulmak… 3-5 dk sonra telefon şarjda Koray’la konuşurken bir adam geldi çay bıraktı, “al iç, üşümüşsündür” dedi. “İstemem” dedim, bıraktı yine de. Ben de cebimdeki bozuk parayı çay tabağına koydum, çayı ileri itekledim. Adam geri geldi “niye içmedin” dedi, “istemiyorum” dedim. “Ne tarafa yolculuk” diye sordu, o soru bitmeden başka bir şey söylüyordu, belayı bulduk dedim içimden! Adama dönüp “dayı git başımdan ne yapacaksın nereye gideceğimi” dedim, söyle belki faydam olur dedi. 60 yaşında kahverengi saçlı kahverengi bıyıklı çok ilginç güneş gözlüklü bir insan. Neden bilmiyorum anlattım 2 dk’da olan biteni, oraya nasıl geldiğimi, maça gitmem gerektiğini… Yüzüme baktı “iyi, dur bakalım” dedi arkasını döndü gitti. İçimden yine ulan normali beni bulmaz diye geçirdim… Birkaç dakika sonra geldi “hadi dedi gidiyoruz” dedi, “nereye” dedim, “Fethiye’ye” dedi! Afalladım tabii. “Git dayı dalga mı geçiyon” dedim, “sen bilirsin gelmezsen gelme ben gidiyorum” dedi yürüdü, şarjı nasıl çektim peşine nasıl düştüm anlatılmaz!! Dayı önde ben arkada birkaç dakika yürüdük. Yağmur şiddetlenmişti sonra kaç model olduğunu bilmediğim bir Renault-Toros arabaya bindik. Ara sokaklardan ana caddeye çıktığımızda saat 12.35’di ve yaklaşık 115 km yol vardı. İçimden geçenleri yazıyı dökmem imkansız ama özet geçersek ulan dedim şansa bak bu arabayla maça yetişmem için mucize lafı az kalır. Sabri dayı ile sohbete başladık. Otogar ile karşısındaki otelin sahibiymiş. Sohbet koyulaşıyor ama yolculuk yavaş gidiyor ben maçın telaşındayım dayı bana hayat hikayesini anlatıyor ama Sabri dayının neden Fethiye’ye gittiğini çok merak ediyordum. 5-10 dk sonra telefonu çaldı, arayan hanımıydı. Dayı çok ilginç şivesi ile hanımına bir şeyler anlatıyordu. “Adana’dan çok yakın misafirim geldi, acil Fethiye’ye bırakmam lazım, akşam dönerim” tarzı şeyler söyledi (hayatında ilk defa karşılaştığı çok yakın arkadaşı!!). Gülmeye başladım, dayı telefonu kapadı. “Dayı” dedim, “harbi bir şey sorcam, dürüst ol” dedim “ne iş bu Fethiye işi”. Gülüyordu, “benim güzel bir arkadaşım var, onu ziyaret” dedi. Bu işin Adanalı dilinde anlamı, kimse kusura bakmasın, dayı dostunun yanına gidiyordu ve ben de işin çavdar ekmeği bahane kısmındayım… Bu sohbet sonrasında Fethiye 90 km yazısını gördüm, dayıya döndüm “yanlış anlama her şey iyi güzel de ben maça nasıl yetişecem” dedim. Sağanak yağmura rağmen taktığı efsane güneş gözlüğünü burnuna indirip sen kaç doğumlusun dedi, içimden “ne alaka şimdi dedim”, “81 liyim”. Ben “71 yılından beri bu yollarda araba sürerim izle ve gör şimdi” dedi, sonrasını anlatamıyorum! Toros araba ile saatte 110 120 ile gidiyoruz araba parçalanacak diyorum çünkü o arabanın öyle gitmesi imkansız! Sonunda saat 13.35’de, stadı bilenler bilir, kanalın kenarında oldum. “Hadi bakalım yiğenim inşallah kazanırsınız” dedi. “Merak etme dayı bu şartlarda bu maça yetiştik kazanmaktan başka çare yok” dedim. “Sen yengelere selam söyle çok da gecikme eve diyerek” Sabri dayıdan ayrıldım. Koştur koştur maça girdim dakika 9’du ve 1-0 mağluptu takım. Olacak iş miydi lan şimdi bu! Demirspor nasıl geldiğimi bilsen bu golü yer miydin filan derken bir gol bulduk maç 1-1 e geldi. İlk yarı böyle bitti. İkinci yarı kornerden güneyin kafasıyla 2-1 öne geçtik. Fethiye gelemiyordu üstümüzde seyirci uyumuştu sonrasında bir serbest vuruş oldu minimum 30 metre mesafe var. O mesafeden cepheden kaleyi görüyor ben gol yiyeceğim desen başaramazsın golü yemeyi fakat işin içinde Demirspor varsa her şey olur. Adam 30 metreden vurdu, bizim defans kafayı eğince top köşeden kaleye girdi, 2-2 oldu. Maçın sonları geliyordu, dakika tam aklımda değil ama 87 88 civarı olabilir, sağ kanattan taç çizgisi kenarından Erçağ hayatının ortasını yapıyordu kramponlar birlikte boyu 1.65 anca olan Soner in kafası ile skor 3-2 oluyordu. Anlatılmaz bir sevinç yaşıyordum mucize gibiydi her şey. Sonrasında karın ağrısıyla geçen 5-6 dk ve son düdük kazanan Demirspor’du! Artık ne dönüş yolundaydım. Ne gelirken çektiklerim, ne şu ne bu hiçbir şey umurumda değildi benim için. Efsane bir deplasman macerasıydı. Kazanmamız her şeyi daha bir anlamlı hale getirmişti. Bu yazı burada biter ve bildiğim inandığım tek bir şey var ki benim için yaşayan bir efsane olan Sabri dayıya hepimizin bir teşekkür borcu var!10 dakika sonra hiç el kaldırmadan bir araba yaklaştı yanımda durdu, camı açan bir kızdı yanından bir adam seslendi (babasıymış)”hayırdır ne tarafa” diye sordu. Fethiye dediğimde ikisi de güldü. O an zaten canım burnumda, bilen bilir, o an ki ruh halimi “ne gülüyonuz hayırdır çok mu komik” dedim! Adam “kızma, gel bin” dedi hemen bindim. “Seni 50 km ilerde ilçenin küçük bir otogarı var, oraya bırakacağız. Oradan sonra 120 km yol var” dedi, adam mübarek karayolları müdürü gibi Adam kızını üniversiteden almış bayram için memlekete götürüyormuş, neyse beni ilçe otogarı dediği bizim belediye otobüs duraklarının biraz büyüğünde enteresan bir yere bırakmıştı ama oradan sonra ne olacağını bilmeden teşekkür edip ayrıldım… Asıl mevzu şimdi başlıyor hadi buyurun! Otogar denen yer iki katlı bir bina karşısında yarı otel yarı pansiyon garip bir yerdi. İnceden yağmur yağıyordu, içeri girdim. Fethiye arabasını sordum, 12.30’da minibüs kalktığını onun da 2 saatte orada olacağını söylediğinde dünyam başıma yıkılmıştı. Tam başardık sanırım derken yine bize hüsran dolu dakikalar başlıyordu, telefonumu şarja taktım saat 12.15’di, artık yapacak çok az şey kalmıştı. Biraz dinlenip geriye kalan 120 km yolu 1 saatte gitmenin yolunu bulmak…

3-5 dk sonra telefon şarjda Koray’la konuşurken bir adam geldi çay bıraktı, “al iç, üşümüşsündür” dedi. “İstemem” dedim, bıraktı yine de. Ben de cebimdeki bozuk parayı çay tabağına koydum, çayı ileri itekledim. Adam geri geldi “niye içmedin” dedi, “istemiyorum” dedim. “Ne tarafa yolculuk” diye sordu, o soru bitmeden başka bir şey söylüyordu, belayı bulduk dedim içimden! Adama dönüp “dayı git başımdan ne yapacaksın nereye gideceğimi” dedim, söyle belki faydam olur dedi. 60 yaşında kahverengi saçlı kahverengi bıyıklı çok ilginç güneş gözlüklü bir insan. Neden bilmiyorum anlattım 2 dk’da olan biteni, oraya nasıl geldiğimi, maça gitmem gerektiğini… Yüzüme baktı “iyi, dur bakalım” dedi arkasını döndü gitti. İçimden yine ulan normali beni bulmaz diye geçirdim… Birkaç dakika sonra geldi “hadi dedi gidiyoruz” dedi, “nereye” dedim, “Fethiye’ye” dedi! Afalladım tabii. “Git dayı dalga mı geçiyon” dedim, “sen bilirsin gelmezsen gelme ben gidiyorum” dedi yürüdü, şarjı nasıl çektim peşine nasıl düştüm anlatılmaz!!  

  Dayı önde ben arkada birkaç dakika yürüdük. Yağmur şiddetlenmişti sonra kaç model olduğunu bilmediğim bir Renault-Toros arabaya bindik. Ara sokaklardan ana caddeye çıktığımızda saat 12.35’di ve yaklaşık 115 km yol vardı. İçimden geçenleri yazıyı dökmem imkansız ama özet geçersek ulan dedim şansa bak bu arabayla maça yetişmem için mucize lafı az kalır.

Sabri dayı ile sohbete başladık. Otogar ile karşısındaki otelin sahibiymiş. Sohbet koyulaşıyor ama yolculuk yavaş gidiyor ben maçın telaşındayım dayı bana hayat hikayesini anlatıyor ama Sabri dayının neden Fethiye’ye gittiğini çok merak ediyordum.

5-10 dk sonra telefonu çaldı, arayan hanımıydı. Dayı çok ilginç şivesi ile hanımına bir şeyler anlatıyordu. “Adana’dan çok yakın misafirim geldi, acil Fethiye’ye bırakmam lazım, akşam dönerim” tarzı şeyler söyledi (hayatında ilk defa karşılaştığı çok yakın arkadaşı!!). Gülmeye başladım, dayı telefonu kapadı. “Dayı” dedim, “harbi bir şey sorcam, dürüst ol” dedim “ne iş bu Fethiye işi”. Gülüyordu, “benim güzel bir arkadaşım var, onu ziyaret” dedi. Bu işin Adanalı dilinde anlamı, kimse kusura bakmasın, dayı dostunun yanına gidiyordu ve ben de işin çavdar ekmeği bahane kısmındayım… Bu sohbet sonrasında Fethiye 90 km yazısını gördüm, dayıya döndüm “yanlış anlama her şey iyi güzel de ben maça nasıl yetişecem” dedim. Sağanak yağmura rağmen taktığı efsane güneş gözlüğünü burnuna indirip sen kaç doğumlusun dedi, içimden “ne alaka şimdi dedim”, “81 liyim”. Ben “71 yılından beri bu yollarda araba sürerim izle ve gör şimdi” dedi, sonrasını anlatamıyorum! Toros araba ile saatte 110 120 ile gidiyoruz araba parçalanacak diyorum çünkü o arabanın öyle gitmesi imkansız!

Sonunda saat 13.35’de, stadı bilenler bilir, kanalın kenarında oldum. “Hadi bakalım yiğenim inşallah kazanırsınız” dedi. “Merak etme dayı bu şartlarda bu maça yetiştik kazanmaktan başka çare yok” dedim. “Sen yengelere selam söyle çok da gecikme eve diyerek” Sabri dayıdan ayrıldım.

   Koştur koştur maça girdim dakika 9’du ve 1-0 mağluptu takım. Olacak iş miydi lan şimdi bu! Demirspor nasıl geldiğimi bilsen bu golü yer miydin filan derken bir gol bulduk maç 1-1 e geldi. İlk yarı böyle bitti. İkinci yarı kornerden güneyin kafasıyla 2-1 öne geçtik. Fethiye gelemiyordu üstümüzde seyirci uyumuştu sonrasında bir serbest vuruş oldu minimum 30 metre mesafe var. O mesafeden cepheden kaleyi görüyor ben gol yiyeceğim desen başaramazsın golü yemeyi fakat işin içinde Demirspor varsa her şey olur. Adam 30 metreden vurdu, bizim defans kafayı eğince top köşeden kaleye girdi, 2-2 oldu. Maçın sonları geliyordu, dakika tam aklımda değil ama 87 88 civarı olabilir, sağ kanattan taç çizgisi kenarından Erçağ hayatının ortasını yapıyordu kramponlar birlikte boyu 1.65 anca olan Soner in kafası ile skor 3-2 oluyordu. Anlatılmaz bir sevinç yaşıyordum mucize gibiydi her şey. Sonrasında karın ağrısıyla geçen 5-6 dk ve son düdük kazanan Demirspor’du!

Artık ne dönüş yolundaydım. Ne gelirken çektiklerim, ne şu ne bu hiçbir şey umurumda değildi benim için. Efsane bir deplasman macerasıydı. Kazanmamız her şeyi daha bir anlamlı hale getirmişti. Bu yazı burada biter ve bildiğim inandığım tek bir şey var ki benim için yaşayan bir efsane olan Sabri dayıya hepimizin bir teşekkür borcu var!

Author: BİLAL NUR

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir