Tribünde Bir Ömür | Mustafa Uçar

Avrupa Vizemi Nasıl Yırttım?

Adana Demirspor tarihi, “tarihi” maçlarla dolu. Galibiyetler, mağlubiyetler… Bazen “bir beraberlik bile yeter”ler… Atılan muhteşem goller, yenen basit goller, “çok anlamlı” goller… Efsane oyuncular, efsane teknik adamlar, efsanelerin karşı karşıya geldiği efsane maçlar…

1940 senesinde siyah beyaz yıllarda başlayan bu serüven yetmiş yılı devirdi, seksene koşuyor. Bizler de kaçıncı kuşak bilemiyorum ama bu serüven dolu trenin bir vagonuna doluşmuşuz. Ellerimizde bayraklar, atkılar, pankartlar, dillerimizde tezahüratlar, şarkılar, akıllarımızda şampiyonluklar ve kalplerimizde Adana Demirspor sevgisiyle trenin gittiği istikamete doğru ilerliyoruz.

İlerlerken hem Adana Demirspor tarihine, kültürüne katkıda bulunuyor hem bu kültürü yaşıyor hem de bu tarihi yazıyoruz. Kulübün sportif olarak dibe vurduğu birçok dönemde yere düşen bayrağı kaldırmasını bilen bir tribün olduk. Taraftar yaptıklarıyla ettikleriyle sahadaki Demirspor’u gündeme taşımasını bildi. Burada uzun uzadıya tribünün Demirspor kültürüne kattıklarını anlatmayacağım. Yalnız dönem dönem gündeme getirdiğimiz şu ifadeyi hatırlatmakta fayda var: Demirspor değil ama taraftarı Süper Ligde. Bu birçok şeyi anlatan bir cümle kanımca.

İnsanın içine bir şekilde Adana Demirspor sevgisi düşünce elbette bu sevgiyi hem kendi içinde hem de etrafındakilerle / tribündekilerle beraber yaşıyor. Demirspor taraftarı Demirspor’u hayatında mutlaka ama mutlaka öncelikliler arasına koyuyor. Bu genelleme belki diğer tüm genellemeler gibi eksiktir ama yanlış değildir. Demirspor’a tabiri caizse yakasını kaptıranlar bu gönüllü esaretin içine dalıyor ve mavi lacivertin aşığı olup çıkıyorlar. Maçlara gidebiliyorsa hiç kaçırmadan gidiyor, gidemiyorsa TV’den, internetten takip ediyor, o da olmadı, Adana’dan bir yakınını arayıp takımın durumunu soruyor, bir de üşenmiyor gidişatı “sorguluyorlar.” Bu sorgulama işi Demirspor taraftarı için artık sıradan bir olay haline gelmiş durumda. Takım nasıl daha iyi olur, nasıl daha iyi bir yere gelir, ekonomik sıkıntılardan nasıl kurtulur? Bunlar gencinden yaşlısına, şehirlisinden köylüsüne, okumuşundan okumamışına Demirsporlu’ların kafasını her daim meşgul eden sorulardır.

İşte Demirspor taraftarı, kalbindeki Demirspor sevgisi ve aklındaki Demirspor ideali ile gerçek hayattaki Demirspor’un üzücü görüntüsü arasında debelenip duran bir taraftar profili çizer. Bu yüzden Demirsporlu için huzur bu dünyada maalesef yoktur. Günübirlik yaşayan bir kulübün taraftarı olarak her sezona soru işaretleri ve “acaba”larla başlar. Acaba yönetim kurulabilecek midir, transfer yapılabilecek midir, takım kampa gidebilecek midir, topçulara paraları ödenebilecek midir? Sorular uzar gider. Bu arada sahada, asıl gayesi top oynamak olan bir takım kurulabilirse ne ala! Papazlardan geçilmeyen, akordu bozuk bir enstrüman benzeri birlikte top oynamaktan aciz takımlar meydana getirildiğine çok defalar şahit olduk. İşte bir taraftar için bunca sıkıntı arasında hiç top oynamayan, hevessiz, amaçsız bir takım görmek eziyetlerin en büyüğüdür belki de. Bununla beraber eğer takım sahada canını dişine takıyorsa, koşuyor gayret gösteriyorsa, yani taraftarın tribünde her maç gösterdiği performansa layık mücadele ediyorsa bu da kafidir. Tarihine, armasına, renklerine saygı gösteren bir takımı bağrına basmasını bilir Demirspor taraftarı.

İmkanı olan taraftarlar maç kaçırmamaya gayret ederler demiştim. Bunun bir türü de deplasman kovalamaktır. Şahsen benim taraftarlık yelpazemde deplasmancı taraftar her zaman özel bir yere sahiptir. Adana Demirspor bu anlamda şanslı bir kulüp. Uğrunda kilometreleri tepecek binlerce taraftarı var. Deplasmancılık aynı zamanda bir Demirspor okulu işlevi görüyor, deplasmana gitmek takımın kültürünün özümsenmesinde büyük fayda sağlıyor. Sözel bir kültürün yeni nesillere aktarılması, insanların Demirspor odağında daha yakın ilişkiler kurmaları ve kişisel aidiyetleri birbirleri ile çelişse dahi taraftarların tribünde bir hedef uğrunda birleşebilmesi, Demirspor tribününü benzerleri arasında bir adım ileri çıkarıyor diyebilirim.

Bu çerçevede benim düşüncem Demirspor sevgisinin gidilen maçlarla, ama özellikle deplasman maçlarıyla insanların yüreklerinde perçinlendiği yönünde. En azından benim hikayem öyle oldu.

Yıllardır elimden geldiğince Demirspor’un deplasmanlarına gitmeye çalıştım. Onu ücra, köhne, uzak yerlerde tek başına bırakmamanın, tek kişiyle bile olsa tribünde temsil etmenin önemine inandım. Çok şükür ki hiç tek kişi olmadım. Adana’dan, maçın oynanacağı ilden veya civar illerden gelenler oldu. Çoğu kötü, azı iyi sonuçla biten ama sonunda “iyi ki geldim” dedirten bir olgu, deplasman. Benim de hayatımda “iyi ki gitmişim” dediğim bir maç varsa, bu mutlaka bir deplasman maçı olacaktır.

Her ne kadar Ankara benim için deplasman sayılmasa, ben ve arkadaşlarım, yani Ankara Tayfası olarak ev sahibi olsak da Ankara deplasmanlarının benim için anlamı büyük. Hele ki rakip Gençlerbirliği ise ve o günlerde ülke futbol gündeminde adımızdan sıkça söz ediliyorsa, Ankara’da, Gençlerbirliği ile oynanacak bir kupa maçı hafızamda en canlı anılardan birisi olarak yer edecektir. Ancak bu maçtan daha önceye giderek o senenin adım adım nasıl farklı bir heyecanla örüldüğünden bahsetmek istiyorum. Amacım hem duygularımı aktarmak hem de çeşitli ayrıntılarla o yılın macerasına dair nesnel bilgiler vermek.

2007 – 2008 senesinde Mustafa Tuncel başkanlığı ve Levent Eriş yönetiminde Türkiye kupasında yer aldık. Kupada ilk olarak Antalyaspor ile Adana’da karşılaştık. Doksan dakika golsüz bitti,  uzatmalarda da gol olmadı. Penaltılarla (3-2) bir üst tura çıktık. Antalya gibi bir ekiple karşılaşmak bile beni mutlu ediyordu çünkü o yıllarda rakiplerimiz –aşağılamak için söylemiyorum kesinlikle – köy ve kasaba takımlarıydı. Halbuki biz yıllarca futbolun en tepesinde mücadele eden bir ekiptik. Gel gelelim 1995’ten beri Süper Ligi görmemiştik. Yazının yazıldığı anda on dokuz buçuk sene dolmuştu. Bunu o an bilemiyorduk ama kupadaki bu başlangıç bizi çok sıra dışı bir maceraya götürüyordu.

Bir sonraki turda rakibimiz yine bir 1. Lig temsilcisi olan Altay’dı. Antalyaspor’a nazaran daha zayıf bir kadrosu olan Altay’ı normal süre içinde Mehmet Akdemir’in golü ile geçmeyi bildik. Bu maçın bir diğer özelliği ise cezamızdan dolayı seyircisiz oynanmasıydı. Böylelikle ikinci kademeyi de aşarak gruplara kaldık.

Türkiye liglerinin bir statü değişme cenneti olduğunu biliyoruz. TFF her iki üç senede bir muhakkak lig ve kupa statüleri ile oynar. Playofflar getirir, kupaları gruplara böler vs. Türkiye kupasında da 2005 – 2006 sezonunda itibaren grup uygulaması başlatıldı. Biz de 2007 – 2008 sezonunun gruplara kalmış takımlarından birisi olarak gururla kurayı beklemeye başladık. Kura sonucu grubumuz şu şekilde belirlendi: Adana Demirspor, Gençlerbirliği, MKE Kırıkkalespor,  seri başı Trabzonspor, Manisaspor.

Gençlerbirliği, Manisa! Trabzon! Aman tanrım! Üç Süper Lig takımı ve biz. İçimden “Allah’ım bizi utandırma, rezil kepaze olmayalım. Yenileceksek de kabul edilebilir mağlubiyetler olsun” diye dualar ediyordum. Bizim takım kendi ligimiz için iyi bir kadroya sahip ama hiçbir şey yoksa bile kondisyon farkı var. Zaten bir yandan şampiyonluk mücadelesi veriyoruz, diğer yandan üst düzey maçlar oynayacağız. Bu işin içinden nasıl çıkacağız?

Kupayı bir yük olarak asla görmedim. Hatta kupa heyecanını hep sevdim. İki tarafta da gidilebilecek en uzak mesafeye ulaşmayı istedim. Ama işin boyutları, hayatın gerçekleri önümüzde duruyordu. Bu takım üç Süper Lig takımı ile nasıl baş edecekti?

Nasıl mı? Elbette taraftarıyla, elbette camiasıyla ve elbette yüreğiyle!

Grup maçlarına iyi bir fikstür ile, MKE Kırıkkale deplasmanı ile başladık. Bir önceki sene ligde karşılaştığımız Kırıkkale’ye Ankara Tayfası olarak araç kaldırmıştık ve 2-1 galip gelmiştik. Bu maçın bir diğer özelliği “Gurbette Demir Gibiyiz” pankartının ilk defa tellere asılmasıydı. Şimdi kupa vesilesiyle yolumuz tekrar Kırıkkale’ye düşmüştü. Hafta içi olması nedeniyle Kırıkkale otobüslerinden birisine atladık ve bu sefer 3-1’lik kupa zaferine şahit olduk.Maç sonunda bizzat polisler tarafından otogara bırakıldık. Otobüs hareket edene kadar ayrılmadılar, hatta giderken el salladılar! 2007 yılı Ekim ayının son günü oynanan bu maçla kupa mesaisine ara veriliyordu. Mesai tekrar 09.01.2008 tarihinde Trabzon maçı ile başlayacaktı.

Trabzon maçını, Demirspor’un son on beş yılındaki en önemli maçlardan birisi olarak değerlendirebilirim. Şampiyonluk, kupa finali, kümede kalma maçı vs. değildi. Ancak değeri çok yüksek bir prestij maçıydı bana göre. Ülkenin yaşayan futbol atmosferinde unutulmaya yüz tutan, ancak orta yaşlardaki amcalar tarafından hatırlanan bir kulüp olma yolunda gidiyorduk. Belki bitmeyecektik ama tükeniyor olduğumuz bir gerçekti. Buna zıt olarak, anlaşılmaz bir şekilde Adana’da bir Demirspor sevgisi günden güne tekrar harlanıyordu. Şimşekler grubunun lokomotifliğini üstlendiği, şehrin esmer çocuklarının bu sevda ile tekrar buluşmaya başladığı bir jenerasyon yetişiyordu. 3. Ligin köhneliğinde bile tribünü bırakmamış, taraftarlığını takımın bulunduğu lige göre değil, takımın kendisinde anlamlandıran bir tribün oluştu. Bunda şehir dışındaki üniversite gençliğinin de payı büyüktü. Bu gurbet gençliği, tribünün benzerlerinden farklı olmasında, yani özgün, kendine has bir duruş yaratılmasında pay sahibiydi. Sevgi, saygı, bağlılık, emek, sabır, inanç vb. kavramlar Şimşekler grubu önderliğinde tribünün içine işledi, Adana Demirspor ile özdeşleşti. Böylelikle Adana Demirspor tribünleri, kapalısı, maratonu, grubu, münferidi, yaşlısı, genciyle tekrar tek yürek haline geldi.

Trabzon maçı, işte bu tek yürek olmuş tribünün, takımına nasıl bir aşkla bağlı olduğunun canlı yayın aracılığı ile tüm Türkiye’ye ilanına vesile oldu. Evet, Demirspor alt liglerde debeleniyor. Ama onunla her türlü mücadeleye göğüs geren, tribünün olduğu kadar hayatın da içinde, sosyal sorumluluk sahibi, renkli, tantanalı, meşaleli, pankartlı bir taraftarı da onunla aynı yolda yürüyor.

Böyle bütünleşmiş bir halde, Adana’da Trabzon’u ağırladık. Biz Tayfa olarak maçı Ankara’da hep beraber seyretmeye başladık. Bütün sezon saç baş yolduran, kötü hatıralarla hatırladığımız Özgür Nasuh 4. dakikada golünü attı ve ortalık yıkıldı. Ondan sonraki dakikalar geçmek bilmedi. Süper Ligin adının değil ama kendinin süper olduğu yıllarda çok kereler karşı karşıya gelmiştik Trabzon’la. Hatta bu karşılaşmayı daha dramatik yapan bir unsur da futbol arenasındaki en büyük başarılarımızdan birisi olan Türkiye Kupası finalinde (1977-1978 sezonu) rakibimizin yine Trabzonspor olmasıydı belki de. O yıl çeyrek finalde Ankaragücü’nü, yarı finalde Kayseri’yi çift maçlar ardından elemiştik. O dönemlerde kupa finalleri de iki ayaklı olarak oynanmaktaydı. İlk maçı Trabzon’da 3-0 kaybetmiş, rövanşta Adana’da 0-0 berabere kalarak kupa sahibi olma şansını yitirmiştik.

Özgür’ün golünden sonra saydığımız dakikalar nihayet tükendi ve maç bu şekilde, 1-0 bitti. Çok tatlı bir rüyadaydık ve uyandırılmak istemiyorduk. Kupa bize uğurlu gelmişti. Trabzon’u yendiğimize göre diğerlerini niye yenmeyecektik ki?

Rüyadan bizi Gençlerbirliği uyandırdı. Bir hafta kadar sonra, 15.01.2008’de Mehmet Çakır bizi Ankara’da yıkan golü atacaktı. Böylece kupada ilk defa mağlup olduk. Bunda garip bir şey yoktu. Muhakkak bir zaman gelecekti ve kaybedecektik. Ancak şunu anlamıştık ki, Süper Lig temsilcilerinin oynadığı futbol pek öyle ahım şahım değildi. Tamam, teknik ve fizik olarak üstünlerdi ama biz de oldukça iyi mücadele veriyorduk ve bu bizi manevi olarak tatmin ediyordu. Gençler mağlubiyetini unuttuk ve lige odaklandık.

Trabzon ve Gençler maçları lige verilen arada oynandı. Bu arada,o yıllardaki uygulama ile 2.ligin gruplarını ilk ikide bitiren takımların oluşturduğu yükselme grubuna da kalmıştık. Yükselme grubunun ilk maçı yine bir Ankara takımı olan Şekerspor’laydı. Etimesgut belediyesinin sponsorluğundaki takım iyi kadrosuyla sükse yapıyordu. Ankara Tayfası olarak Ostim stadında yerimizi aldık, pankartımızı astık ve buz gibi havada takımımızı destekledik. Sonuç 2-2’ydi, geleceğe umutla bakıyorduk.

Bu maçın ardından hafta içi tekrar kupa mesaisi başladı. Rakip, Vestel destekli Manisaspor. Özgür ve Erhan Namlı ile 46 dakikada iki farklı üstünlüğe ulaşıyoruz. Manisa 52’de Santos’la farkı bire indiriyor ama yetmiyor. Selçuk İnan ve Burak Yılmaz’lı Manisa’yı eli boş gönderiyoruz.

Dört maçta üç galibiyet ile gruptan çıktık. Artık çeyrek finaldeydik. Muhtemel rakiplerimiz ise şunlardı: Beşiktaş, Çaykur Rizespor, Fenerbahçe, Galatasaray, Gençlerbirliği, Gençlerbirliği OFTAŞ, Kayserispor. Eşleşmeler kura sonucu belli olacaktı. Kura sonucunda kendi grubumuzdaki tek mağlubiyetimizi aldığımız Gençlerbirliği ile eşleştik. Yarı final yolunda iki defa daha karşılaşacaktık. Diğer rakipleri düşününce iyi bir kura çektiğimizi düşünüyordum. Kaybettiğimiz maçta çok kötü oynamamıştık. Eleyebileceğimizi düşündüğüm bir rakipti Gençler. Bu arada Beşiktaş ve Çaykur Rize de bizim gibi aynı gruptan çıkan takımlar olarak kura sonucu çeyrek finalde eşleştiler. Kayserispor, OFTAŞ ile karşılaşacaktı. Kupanın gündemini belirleyen olay ise kurada Fenerbahçe ve Galatasaray’ın birbirini çekmesi oldu. Aslında bu kura sistemi bile TFF’nin bazı konularda ne kadar iş bilmez olduğunu ispatlıyor. Bir kupa oynanacaksa statü belirlenirken bir defa kura çekilir, gruplar belli olduktan sonra hangi gruptan kaçıncı çıkanın kiminle eşleşeceği en baştan belli olmalıdır, aynı Dünya Kupası’nda olduğu gibi.

Fenerbahçe ve Galatasaray’ın birbiriyle eşleşmesi, ikisinden birisinin elenmesi, Beşiktaş’ın Rize’ye takılma ihtimali (grup maçında Rize deplasmanda 2-1 yenmişti Beşiktaş’ı), bizim zaten artık tanıdığımız Gençleri geçmemiz… Ne yani, Avrupa kupaları hayali kurmanın kime ne zararı olabilir ki? 2.lig temsilcisi olarak kupayı almamız, ya da final oynayarak UEFA’ya katılma şansı elde etmemiz. Hem 2.lig şampiyonluğu hem de önümüzdeki sene 1.lig takımı olarak Avrupa’da oynama ihtimali! Efsaneyi canlı canlı yaşamak!

Hepsinden daha heyecanlısı, daha çılgıncası bu işte: Avrupa’ya deplasman yapmak! En uzak deplasmana gitmek!

Allah’ım sen aklıma mukayyet ol.

Bu hayaller ile çeyrek final ilk maçı geldi çattı. İlk maç Adana’da. Tarih şubatın ikisiydi ama hava fena değildi. Belki de kupanın başından beri ilk defa içeride oynamak dezavantajlı geliyordu. Ne de olsa ev sahibi avantajımızı Antalya, (her ne kadar seyircisiz olsa da) Altay, Trabzon, Manisa maçlarında kullanmıştık. İki ayaklı maçların ilkini dışarıda oynamak daha iyi olabilirdi, hele ki iyi bir sonuçla dönülürse çok büyük avantaj elde edilebilirdi, lakin olmadı.15:00’de başlayan müsabakanın ilk yarısı golsüz sona erdi. İkinci yarı Gençlerbirliği ağırlığını biraz daha hissettirdi. Nitekim 66.dakikada Mehmet Çakır takımını öne geçirdi. Son dakikalarda bizim de kritik ataklarımız olsa da bunlar sonuç getirmedi. Umutlar Ankara’ya, ikinci maça kaldı.

Bu maçın ardından lige döndük ve evimizde Tarsus İdman Yurdu’nu mağlup ettik. Arkasından deplasmanda Erzurum (1-0) ve içeride Pendik (4-1) mağlubiyetleri geldi. İyi gitmiyorduk. Bu yenilgilerin ardından sırada Tayfa olarak deplasman yaptığımız Gaziosmanpaşa maçı vardı. İstanbul bir kez daha bizi bağrına bastı. Mahallelerin arasında kaybolmuş GOP stadını bulduk, üç puanı bir golle alıp Ankara’ya döndük. Bu deplasmanın bir özelliği de İstanbul’a tren ile gitmiş olmamızdı. Eskiden, Demiryolları vasıtası ile dış saha maçlarına giden futbolcular gibi hissettik kendimizi. Haydarpaşa bizi tüm ihtişamıyla karşılamıştı. Henüz yanmamıştı, yakılmamıştı, devasa ve çok güzel bir heykel, bir sanat eseri gibidenize bakıyor ve hizmet vermeye devam ediyordu. Biz de Anadolu’dan kopup gelen, umudu olan, hayallerini kovalayan gençler olarak merdivenlerinden Marmara denizine bakıyorduk. Ne kadar yakarlarsa yaksınlar, içimizdeki demiryolu sevgisi hiçbir yangınla yok olacak cinsten değil çok şükür.

Takvimimiz kupada çeyrek finalin ikinci maçını gösteriyor.Tarih, 26.02.2008. Mekan, Ankara 19 Mayıs stadyumu. Adana’dan grubun gelmeyeceği konuşuluyor, çünkü birkaç gün sonra şampiyonluk yolunda çok önemli maçlardan birisi, aynı zamanda şampiyonlukla yarışacak önemde bir derbi; Adanaspor maçı var. Grup harıl harıl bu maça hazırlanıyor. “İş başa kaldı” diyoruz arkadaşlarla. Toplanabildiğimiz kadar kalabalık bir şekilde organize olup 19 Mayıs stadına gidiyoruz.

Adana Demirspor’umuza turu geçmesi için mutlaka galibiyet gerekiyor. Gençlerbirliği’ne bu sene henüz gol atamadık! Olsun, oynanmadan hiçbir maç kaybedilmez, puanlar yitirilmez, kupadan elenilmez. Oysa saat 19:00 oldu, hava çok soğuk. Şubat ayazı, mart ayazına göz kırpıyor, kırparken bizim gözlerimizden yaş geliyor. Duygulansak donacağız sanki. Hoplayıp zıplıyoruz, hem Demirspor aşkına hem ayak parmaklarımızın hatırına…

Adana Demirspor bu mücadeleye şu kadro ile çıkıyor: Kalede Ergin Altay, defansta Çetin Kılıç, İbrahim Sürer, Emre Güsar, Bora Rıza Kalyon, orta alanda Yiğit İncedemir, Ömer Faruk Kartal, Muharrem Uz, Şahin Çakır, ileride Ferit Alper Salgın ve Mehmet Akdemir.

Gençler’in hocası Mesut Bakkal as oyuncularından birkaçını dinlendiriyor: Mehmet Nas, Okan Öztürk, Burhan Eşer, Isaac Promise kulübede. Hoca, kalede Peric’i tercih ederken savunmada as oyunculardan vazgeçmemiş: Ergün Teber, Lamine Traore, Erkan Özbey, AbdelZaherElsaka… Bunların önünde MohammedAdamu, Kerem Şeras, Ferhat Kiraz, Engin Baytar var. İleride Kahe ve her zaman olduğu gibi Mehmet Çakır yer alıyor. 

Maç TV’den canlı veriliyor. Salı akşamı olduğu için tribünler boş sayılır. Gençlerbirliği tarafında da çok ciddi bir kalabalık yok, bizden biraz fazlalar. Biz de yaklaşık 100 kişiyiz. Kapalı tribünün sol tarafında, skor tabelasının bulunduğu kale arkasına yakın bir bölümdeyiz. Elimizden geldiğince tezahürat yapıyor, bolca gürültü çıkarmaya çalışıyoruz. Maç ortada başlıyor. 12.dakikada Mehmet Akdemir’in kafasını Elsaka çizgiden çıkarıyor. Keyifleniyoruz. Gole bu kadar çok yaklaşmak bizi daha çok motive ediyor. Muharrem 19.dakikada sakatlanıyor, yerine Burak Denizli giriyor. Tezahüratlara hız veriyoruz. Televizyondan sesimiz nasıl geliyor diye sorduğumuz arkadaşlarımız “çok iyi, çok iyi, aynen devam edin” diyorlar. Bizi mi gaza getiriyorlar, bizimle kafa mı buluyorlar, yoksa hakikaten “Adana Demirspor!” haykırışımız, tüm ülke tarafından duyulabiliyor mu? Bilemiyorum. Bunları o an fazla düşünemiyorum. Yanımda her daim beraber yürüdüğüm eşim, dostlarım, arkadaşlarım… Onların da bunu ve başka şeyleri düşündüğünü sanmıyorum. O an hepimiz gözümüzü sahaya dikip Adana Demirspor’un bir mucize yaratmasını bekliyoruz. Bu mucizenin ilk kıvılcımı devrenin son dakikasında geliyor. Mehmet Akdemir bu sefer topu çerçevenin içine yuvarlıyor ve bize de kalın montlarımızdan dolayı birbirimize zar zor sarılabildiğimiz bir gol sevinci yaşamak düşüyor. Şimdi durum ilk maçın da öncesine dönmüş durumda.

Mesut hoca ikinci yarıya Ferhat ve Adamu’nun yerine Isaac ve Burhan’la başlıyor.Artık iki tarafa da gol lazım. Burhan oyuna girer girmez farkını gösteriyor ve takımı forse ediyor. Çabalarının sonunda takımına elli beşinci dakikada bir penaltı kazandırıyor.Kahe penaltıyı gol yaparak bizim yarı final umutlarını karartıyor. Bu gole karşı Levent Eriş’in hamlesi 66.dakikada Cumhur’u oyuna almak ve Ömer Faruk’u oyundan çıkarmak oluyor. Cumhur sol beke geçerken Bora hücuma doğru, sürpriz golcü olarak yöneliyor. Yetmiş birinci dakikada her iki takım da son oyuncu değişikliklerini yapıyorlar. Demirspor’da Şahin Tuncel, Şahin Çakır’ın yerine girerken Gençlerbirliği’nde Engin Baytar çıkıyorve Mehmet Nas oyuna dahil oluyor.

Böylece iki teknik adam da tüm kozlarını oynuyor.Tribünde bizim de söyleyecek pek bir şeyimiz kalmadı. “Galiba dönmeyecek buradan”,  “olsun, buraya kadar da iyi geldik”, “neyse artık lige bakacağız” türü düşünceler kafamın içinde dönüp duruyordu. Bir yanım da “bırakmayalım ya, daha kaç dakika var, bırakmayalım” deyip saate baktırıyordu beni.

Hava iyice soğudu, saatime baktım:20:30.

Orta alanın rakip yarı sahasına bakan kısmının ortalarına gelmeden, kapalı tribüne yakın bir noktadan, Gençlik Parkı tarafındaki kaleye serbest atış kullanıyoruz. Ceza alanı kalabalık. Orta geliyor. Ceza alanının içerisinde, penaltı noktasından hemen az açıktaki kalabalık içerisinde mavi formalı birisi sıçrıyor, topa kafası ile vuruyor. Top kalenin uzak direğine doğru süzülüyor. Kaleci de direğe doğru koşarak hamlesini yapıyor, ancak yetersiz, yetişemiyor. Top direğin içerisine değerek kaleye giriyor. Gol! Gol atıyoruz. Bora Rıza Kalyon takımımızın ikinci golünü atıyor. Tribünde birbirimizi eziyoruz sevinçten. Avazımız çıktığı kadar bağırıyoruz gol diye! Futbolcular yumak oluyorlar. Görülmeye değer bir sevinç yaşanıyor 19 Mayıs’ta. Dakika yetmiş beş ve 2-1 öndeyiz!

Bir dakika! Bu skor bizi tur atlatıyor. Nasıl olur? Az önce lige döndüm ben. Adanaspor maçı var hafta sonu. Şampiyonluk, derbi vs. Bir dakika, bir dakika, tur mu atlıyoruz şu anda maç bitse? Evet, atlıyoruz. Son dörde kalıyoruz. Sonrası final! Sonrası belki de Avrupa, belki de Avrupa’ya deplasman! Ömrümün en güzel hikayesini yazıyorum kafamda, süratle. Ama kalan süre hayallerim kadar hızlı geçmiyor.

Yetmiş sekizde Burhan yine ortaya çıkıyor, vuruyor. Burak çizgiden topu çıkarıyor.

Seksen üçte tekrar ortaya çıkıyor, bıkmıyor şu Burhan. Bu sefer korner kullanıyor. Bütün maç yatıp uyuyan Lamine Traore tüm hayallerimi yakıp yıkmaya ön direğe geliyor. Çok iyi yükselip topu ters tarafa, uzanılamayacak köşeye gönderiyor…

Elimdeki vizeyi yırtıp atıyorum.

Hayallerimin en kanlı en canlı olduğu süre, sadece sekiz dakika. Kısa ama bir ömür yetecek heyecan, bir ömür unutulmayacak hatıra. Belki de bir ömür boyunca yaşanacak hüzün…

Bir rüya gibi geçen kupa macerası 2-2’lik beraberlikle sona eriyor ve“lige dönüyoruz”. Adanaspor’u yenmek Gençler mağlubiyetinin üzerine resmen teselli ikramiyesi oluyor. Keşke başka bir maçın üstüne gelseydi diyorum. Bunca yıl geçti, ben hala “acaba turu geçsek ne olurdu?” diye sorup duruyorum. Gençler yarı finalde Galatasaray’ı eleyerek finalde Rize’yi geçen Kayseri ile karşılaştı. Bizim gibi gruptan arkadaşlar olan Rize ve Beşiktaş’ın kaderi benzer tecelli etti. Beşiktaş iki maç sonunda Rize’ye elendi.  Gençlerbirliği – Kayseri finali ise penaltı yağmuruna dönüştü. Uzatmanın sonunda yenişemeyen takımlar neredeyse penaltılarla da yenişemeyeceklerdi. Kayserispor attığı on dördüncü penaltıda kupayı müzesine götürdü, skor 11-10! Kahe ve Mehmet Çakır birer penaltı kaçırdı ama buna sevinebildiğim söylenemez.

2007 – 2008 sezonunun nasıl sona erdiğini yazmaya ne dermanım, ne isteğim var. Yaşaması bile yeterince yorucu, üzücü ve yıpratıcı.

Her ne olursa olsun, Demirspor sahada olduğu müddetçe, ister kupa, ister lig, ister hazırlık maçı olsun, peşinden hiç ayrılmayacak olanların varlığının verdiği huzur ile sözlerime son veriyorum. Gönlüm, sonu mutlulukla biten kupa hikayeleri yazmak istiyor. Bir gün yazacağım, biliyorum.

Hayallerimdeki uçaklar hep Avrupa’ya uçuyor…

Author: BİLAL NUR

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir