Tribünde Bir Ömür | Erdi Çoşanoğlu

Gözyaşlarımızın bile donabileceği bir soğuk deplasman tribünündeydik. Elleri soğuktan mosmor olmuş esmer bir genç tırmandı önümüzde ki tellere ve ardından, soğuğu bile donduracak cesaretle seslendi: “Kurtarın bizi buradan… Allah aşkına kurtarın.”

Yüzlerce kişi, elini taşın altına koyma umuduyla gelmiş; saatlerce beklemiş, belki bir bardak su dahi içememiş ve ardından, kalktıkları koltuk soğumadan geri dönmüşlerdi. Dillerinde, pişmanlık içeren tek bir kelime dahi belirmemişti.

Kimler bakakalmamıştı ki o yürekli esmer gence ve kimler ağlamamıştı uykusundan uyanıp gece. Ahh bilseydim yüreğimi delecek olan o sözün girdabını, yanına varırdım can’ın ve bas başıma öyle çık derdim. Bas başıma ve öyle seslen cesaretle.

O beton tribünde, metafizik gerilimle gittim gidebildiğim tüm eskilere ve yaşadım tüm benliğimle.

Okula gitmek için hazırlıyordum çantamı. Kitaplarımın en altına yerleştirmiştim, arkadaşımdan aldığım ödünç atkıyı. İçimde farklı bir heyecan, farklı bir inanç ve farklı bir memleket bakışı.

Yarım ekmeğe ve yanında bir külah zeytin almaya yeterken babamın günlüğü, ben kapıda bekliyordum harçlığımı alabilmek için. Çocuktum, düşünemezdim. Modern tüketim dünyası, düşünmeme izin veremezdi. Annem eğilmişti kulağıma ve narin ses tonuyla “Bugünlük idare et, yarın verelim olur mu?” Asla. Olamazdı böyle bir şey. Eğer harçlık alamazsam, nasıl giderim Portakal Ağacı’nın yanına? “Olmaz.” Dedim ve sesim bir hayli yükselmiş olacak ki, babamın ayak seslerini duydum ve bir adım çekildim geri. “Ne oldu?” dedi babam. “Paramız yok diyorum ama anlamıyor.” Deyince annem, götürdü babam elini cebine. “Oğlum mahcup olmasın okulda.” Dedi ve koydu cebime parayı. Bir de tebessüm etti…

Elimi kaldırdım otobüs gelirken; Turgut Özal, Barajyolu ve son durak Atatürk Parkı. Omzumda sırt çantam ve boynumda atkım. “Ben de geldim.” Der gibi yürüyorum Kuyumcular Çarşısı’ndan… Biletim elimde ve arkasında bir işaret. Arkasında işaret olan biletlerle, maça 2 kişi girilebildiğini sonradan öğreniyorum.

Muhabbet etmeye çalışıyorum ağabeylerle, dayılarla, amcalarla. Tanımaya çalışıyordum tuttuğum takımı ve tuttuğum takımın insanlarını. Renklerini biliyordum ama bestelerini bilmiyordum mesela. O kadar sesin arasında benim sesim kaybolmuyormuş. Bunu sonradan öğrendim. Kimsenin sesi kaybolmuyormuş gerçi. Herkesin sesine ihtiyacı varmış tribünün. Bunu da sonradan öğrendim.

İki koltuğun arasına koydum çantamı. Arkamızda camlı bir bölme ve ben tam önündeyim onun. Yüzümüz sahaya dönük ama vücudumuz değil. Bir koltuğa, iki kişi sığabilsin diyeymiş bu yaptığımız ama herkesin bir koltuk hakkı olduğunu düşünmüştüm ben. Olsun! Paylaşmak, daha güzeldir saklamaktan.. Sonuçta, benimle de tribünlerini paylaştı onlar.

Aynı koltuğu paylaştığım, hafif kilolu, esmer bir ağabeyin dokundum omzuna. Terlemişti bağırmaktan. “Efendim” dedi gülerek. Elimle, tellerde asılı duran bezi gösterdim. O anladı ve “Şimşekler Grubu” dedi. Çözmeye çalışırken bir taraftan pankartın anlamını, bir taraftan da bestelere iştirak etmeye çalışıyordum. Oda ne? Tribünlerin tellerine çıkmış insanlar ve ellerinde ateş tarzı şeyler tutuyorlardı. Birazdan ya hepimiz yanarsak? Korkuyordum. Yanmaktan değil be, babamın okula gitmediğimi öğrenmesinden. Yanmaktan daha kötü bir durum çünkü o. Allah’tan çabuk bitti ateş. Etrafımda bulunan insanlar, ceplerinden fiş ruloları çıkarıp attılar sahaya. Çok güzel gözüktü bu. Sevmiştim bunu. Kimileri de gazete sayfalarını yırtıp attı havaya. Güzel fikirdi !

Bizim takımımız yenilmişti ve taraftarlar bizim takımın futbolcularını alkışlamışlardı. Ben, okulda bir derse karşı yenilsem; babam beni asla alkışlamazdı. Protesto da etmezdi. Gözlerimin içine bakardı ve ben anlardım. Acaba tribünde de futbolcuları alkışlamak, onların gözlerinin içine bakmak mı demekti?

Hay Allah, eve geç kalacaktım düşünmekten. Hızlıca çıkınca tribünden, stat önünde kebap tezgâhı bulunan dayıya selam vermeyi unutmuştum. Beleşe su vermişti bana. Yol paramdan başka, param kalmamıştı çünkü benim. Eve, her okul gününde ki saatte giriş yaptım. Ellerimi, yüzümü ve ayaklarımı yıkadıktan sonra, annem tutuşturdu elime sofrayı ve ben de sobanın yanına seriverdim. Annem yemekleri hazırlarken, bende bugün öğrendiğim besteleri tekrar ediyordum. Kim bilir belki bir daha ki sefere sorarlardı; besteleri bilip bilmediğimi. Rezil olmamam için, öğrenmem gerekti. Babamın da eve gelmesi lazımdı bu saate kadar. Anneme sorunca, “biraz işleri varmış, gecikecek” dedi. Oturmadık sofraya. Bekledik babamı. Biraz geçte olsa, sonunda gelmişti babam. Başımı okşayıp, “okul nasıldı?” dedi. “İyiiii” dedim, gözlerimi kaçırarak. Yalan mı söylemiştim ben. Hayır, okul iyiydi gerçekten. Sadece bir günü kendime ayırmıştım gizlice. Bu kadar. Sene sonunda, babamın beni alkışlamaması için hiçbir derse yenilmemem lazımdı. Yenilmeyecektim. Yenilmek hiç güzel değildi çünkü. Bizim takımdan anladım onu. Evet, “bizim takım” diyorum. Bir maçına gittim diye, sahiplendim hemen onu değil mi? Herkes öyle yapmış ama bir maçına gitmiş ve ardından “bizim takım” olmuş o.

Soğuktan kulakları kıpkırmızı olmuş, tellere tırmanan o cesaretli gençte öyle dedi: “Bizim takımın bir ruha ihtiyacı var.”

“Bizim takım bu hafta nereye gidiyor?” diyen yaşlı bir amca da öyle dedi..

Üstünde forma ve boynunda atkı olan bir ağabey de öyle dedi arkadaşına: “Bizim takımın maçı var.”

Ailece yedikten sonra yemeğimizi, ders çalışmaya çekilmiştim ben. Bir koşu sınıf arkadaşıma gidip, ödevleri yazmıştım not kâğıdıma. Sobanın başında yapıyorum dersimi ve sobanın başında düşünüyorum her şeyi. İlk imzayı atmıştım, defterin en arka sayfasına ve çarpım tablosunun üstüne yazmıştım bizim takımın adını. Ödevlerim bitince, hep uyuyakalırdım sobanın başında. Gözlerimi yatağımda açardım ama. Yine uykuya daldığımda ödev sonrası, yıllar sonra açtım bu kez gözümü ve yıllar sonra yine aynı yerde. Yine bizim takımla. Yine bir koltuğa iki kişi…

Ahh bizim takımın değişmezliği, umursamazlığı, ateşe doğru yürüyüşü ve kızgın güneşe bakışı. Bizim takım hep yenildi ve bizim takım hep alkışlandı. İnatla gözlerine bakıldı. Ellerin buz tutulası soğukta ve enseyi karartacak sıcakta..

Bizim takım bilmez bazı şeyleri. Kimin takımı olduğunu bilmez mesela. Son parasını oğluna verip, işten eve yürüyerek gelen bir babanın oğlunun takımı olduğunu bilmez. Bırakın bilmesin zaten. Bizim takım böyle çok güzel…

Bizim takımın adı “Demirspor”

Author: BİLAL NUR

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir